“Afişlerle dünyayı kurtaramazsınız. Ama insanlara dünyanın kurtarılmak zorunda olan bir yer olduğunu bir kez daha hatırlatabilirsiniz.”
Grafik tasarım mesleğini kademeli olarak bırakma kararını aldıktan sonra, -bu sefer daha bilinçli olarak- 30 yaşında “ne olsam?” sorusunu sormaya başladım. Bir çok iş birkaç istasyon geride kalmış, ben “b”lerin çubuğuyla oynarken. Yine de eminim ki uygun istasyonlar bulacağım kendime. Mesela sağlıklı bir iş seçeceğim kesin; iki büklüm oturmadığım, kafamı sağa sola çevirince boynumun kıtlamadığı, gözlerimin ekran ışığıyla körelmediği… Ürettiğim nesneden vicdanen rahat olduğum, kendi üretimlerimi başıma buyruk yapabildiğim gibi vesaire.
Grafik tasarım piyasanın içinde kapitalizmin işaret parmağı demiştim ya önceden, piyasanın dışında kalıp reklama hiç bulaşmadan sosyal tasarımlar, politik propagandalar da yapılabilir. Birazcık sırtınızın pek olması gerek özgürce üretebilmek için. Ay sonunda kirayı denkleştirmeye çalışanlar için öğrencilik aşamasında bitiyor gönüllü tasarımcılık. Sırtı pek olanlar, öğrenciler ve grafik tasarımı kafasından atamayıp özgürce üretebilen ve reklama bulaşmayanlar için yeni bir dergi-kitap tavsiye edeceğim.
Yayın yönetmenliğini Savaş Çekiç’in yaptığı sosyal tasarım seçkisi dergi-kitabı “no tasarım” 2. sayısıyla kitapçılarda ve pdf olarak internetteki sayfalarında.
Tasarımcı etiği, sosyal sorunların görsel yansımaları ve propaganda afişlerinin konu edinildiği dergi birkaç kitapçıda mevcut.
İstanbul // Beyoğlu // Ada, Simurg, Mefisto, Robinson, Semerkant, Pandora
Kadıköy // Seyhan, Mefisto
Ankara // Dost, İmge, Tan
İzmir // İletişim, Kabile
Kitapçılara erişemeyenler için; http://www.notasarim.org internet sitesinden pdf olarak indirilebilir.
İlk sayılarını bilgilendirme adına zayıf bulduğumdan şöyle bir göz gezdirip bırakmıştım. Zira artık internetten her türlü görsele ulaşılabiliniyor. Ancak ikinci sayı gayet başarılı. Yazımın başındaki alıntı, derginin içeriği hakkında ipuçları veriyor. Bir bakın derim.
11-05-2009
Tüm dünyanın kutladığı tek bayram, 1 mayıs işçi bayramınız kutlu olsun.
Ekonomik kriz yüzünden işsiz kalıp işçi olduğunu farkedenlerin de bayramı kutlu olsun.
1 mayıs'ta çalışmak zorunda olanlarında...
30-04-2009
Amerika’nın Irak işgalinden sonra yıpranmış imajını değiştirecek yeni kahramanı(!) son sürümüyle piyasada. DC’nin çizgi roman karakterleri gibi genç, atletik, siyahi ve üstelik ismi de Hüseyin. Tüm özellikler bir arada.
Son zamanlarda artan anti-amerikanizm dalgasını törpülemek için “değişim” sloganıyla çıkan Hüseyin’in seçim kampanyası da diğer çizgi romanların arasından kolayca seçilebilecek afililikte. Kampanyanın görselleri dönek sokak sanatçısı Shephard Fairey’in elinden çıkma. Epeydir “Obey the giant” in yaratıcısı Fairey, serigrafi çalışmalarında sovyetik görselleri taklit edip, imajların içini boşaltmakla meşgul. Hüseyin’in şutları için ortalar yapıyor.
Umutla havalara bakan Hüseyin görseli, tekrar tekrar kullanılarak Amerika’nın yeni markası olma yolunda. Bu yeni markanın reklam panolarında, gazetelerde, dergilerde görünür olması elbette yetmeyecek, yeni kahramanı çok seven ve nefret eden insanlar için de bu şablonumsu görseli çoğaltması, kesmesi biçmesi de kolay olacaktı. Kaka çocuk Bush’un vampirleştirilmesi, maymunlaştırılması, bin bir suratlaştırılması; hırsını aldığını zanneden spreyciler için bir aldatmaca aslında. Anti-Amerikan propagandanın yerini, Bush karşıtlığının alması Amerika’nın işine geliyor. Üzerine ne yapılırsa yapılsın bir anlamda Bush imajı çoğaltıldı ve zihinlere yerleştirildi. Şimdi Hüseyin görselleri şablonumsu yapısıyla kullanıma daha bir hazır.
Zombileştirilse bile sokağımda ne Bush’u ne de Hüseyin’i görmek istiyorum.
6 Nisan’da Hüseyin’in İstanbul’u ziyareti sırasında, boğaz köprüsündeki Greenpeace eyleminde aşağı sarkıtılan pankartta “Obama barış için iklimi kurtar” sloganı kullanıldı. Sloganın anlamsızlığına hiç bulaşmadan, pankarttaki bir diğer görselden bahsetmek gerek. Pankarttaki o tanıdık imaj, Hüseyin’in seçim kampanyasında kullandığı portre. Greenpeace’in kucakladığı yeni kahramana “kurtar bizi bu hayattan” talebi, anti-amerikan düşünceleri silme adına mı yapılıyordu yoksa? Dünyanın çeşitli yerlerine giden Hüseyin, beraberinde onu takip eden eylemcilerle benzer pankartlarla karşılanıyor. Yine ezberletilen görselimiz ve ricalar başrolde. Kaka çocuk gitti, Hüseyin geldi artık sevinci, yüksek yerlere çıkıp sallanmayı motive ediyor demek ki.
Bir taraftan usulca pasifleştirilen aktivistler tatlı su balığı kıvamında direniş gösterdiklerini zannediyor ve tatmin ediliyor, bir yandan da alttan alta başka propagandalar yapılıyor.
Ricada da bulunsan, küfür de etsen, boyama Hüseyin’i sokağıma, sallandırma pankartları. Nereye koşacağını bilmeden kaybolur insan, böyle koşacağına hiç koşma, gel bir çay söyliyim.
26-04-2009
Şu Kıbrıs sorununun çözümü olmadığı gibi benim de söyleyecek çok bir sözüm yok aslında. Bu son seçimleri Kıbrıs'ın turuncu renkli partisi kazanmış. Şaşırmadım. Bu beklediğim bişeydi fakat içimi hafif bir burukluk kapladı. Son birkaç yıldır, az da olsa ilerleme kaydedilen barış sürecinin sonu demek oluyordu turuncu, fakat içimin burkulmasının sebebi bu değil.
Henüz birkaç yıl önce, miting alanlarıni "barış" diye dolduran ve Annan planına "EVET" diyen bir toplumun, 5 yıl sonrasında, yıllardır "çözümsüzlük çözümdür" mantığını güden, Türk milliyetçiliğinin ve şövenizminin kalesi rolündeki siyasi partiyi tek başına iktidara getirmesini anlamakta zorluk çekiyorum. İçimi burkan, beni rahatsız eden tam da bu.
5 yıl içerisinde değişen ne peki? Aslında değişen çok bişey yok. Yurdum insanı yine kendi bireysel çikarlarının ince ince hesabını yapmıştır sandık başına koşmadan evvel, aynen 5 yıl önce referanduma "EVET" demek için koştuğunda yaptığı gibi. Bozuk bir plak bu, atlayıp duruyor ayni yerde ben kendimi bildiğimden beri. Bu yüzden umutla bakamıyorum artık ben Kıbrıs'a. Bozuk plaklari da sevmiyorum zaten.
21-04-2009
Yıl 2006. Ankara'ya öğrenci olarak 1997'de taşındıgımdan beri 9 yıl geçmiş. ODTÜ odaklı, heyecanlı öğrenci olarak başlayan dönemin sonuna gelinmiş, heyecan azalmış, çevre daralmış, okul sonrası büyük isteklerle başlayan ajans hayatı kabak tadı vermiştir artık. Elimde yillardır koz olarak sakladığım sihirli pasaportum var. Çocukluk anılarımı, hayallerimi, beklentilerimi sayfalarında gizli olarak taşıyan bir İngiliz pasaportu. Benim 'teleport' silahım bu! Worms World Party oynayanınız bilir; baş belaya girdiğinde kendini en güzel, en korunaklı noktaya ışınlarsın bu silahla! Nitekim kasım ayının ortasında UK'ın güney sahilinde, Bournemouth şehrinin plajında buldum kendimi.
....
Yıllardir bir yere 'home' deme ihtiyacı hissediyorum. Londra'da başlayan hayat ve çocukluğum teenager olarak Kıbrıs'ta devam etmiş, 'birey' olarak gelişimimi de Ankara'da tamamlamışım. Ne Kıbıis'a, ne de Türkiye'ye 'home' diyememişim. Burası 'home' olmalıydı. Yeni bir iş, yeni insanlar, yeni ilişkiler... Başladiğim noktaya dönerek yeni bir sayfa açıyordum kendime.
Yıl 2009. Nisan ayındayız. 'Home' mu? Yok öyle birşey! Son iki buçuk yılımi burda geçirip havasına suyuna iyice alıştıktan sonra farkediyorum ki yine bulamamışım aradığımi. Aslında 'home' demekle neyi kastettiğimi de pek bilemiyorum artık. Böyle bir arayışım da kalmadi. Bir yere ait hissetme ihtiyacım iyice köreldi. Körelmenin ötesinde, bu ihtiyacın bir ilüzyon olduğunun farkına vararak biraz da aydınlanmış hissediyorum kendimi.
Önümüzdeki aylarda Bournemouth'dan Londra'ya taşınıyorum arkadaşlar. Bu sefer beklentilerimi, arayışlarımı minimumda tutup keyfime bakmak istiyorum. 'Home' arayışı, yerleşme kafası gütmeden taşınacagımdan kafamın tası attığında da kaçmak istiyorum. Bundan sonra böyle... Birkaç satır önce 'home' demekle neyi kastettiğimi pek bilemiyorum demiştim. Aslında yavaş yavaş anlamaya başlıyorum. 'Home' aslında yıllardır hayatıma girmiş çıkmış, bu kürenin dört bir yanına saçılmış insanlardan hayatımda kalanlarmış!
Bu sefer bir şehrin bana kollarını açmasını değil, ben o şehre ve orda kendi 'home'uma katacağım insanlara kollarımı açmak istiyorum.
08-04-2009
Okullari bitirip çalismaya başladığımızda, atölye yapma niyetiyle bir ev tuttuk.
2,5 yıl ömrü olan evde, 25 yıl yaşadık. Ürettik, dinledik, izledik, konuştuk.
koşullar değişti, adım attık dört bir yana dağıldık.
ama aklımızda kaldı...
Bir zaman sonra kafamızdakileri paylaşma ve üretim motivasyonu için
Londra, İstanbul, Ankara'dan hikayelere devam ediyoruz.
gelmiş geçmiş tüm hikayeler burada...